|
Bazı şehirler vardır ki ete kemiğe bürünmüş, vazgeçilmez karakterlerden biri olmuştur sizin için. İstanbul mesela...
Uzun yaz tatilleri, zorunlu geziler hem sancılı oldu benim için. Milyonlarca kişiden biri eksilmiş şehirde ne fark eder öyle değil mi? Değil işte! İçten içe ‘bensiz ne yapıyordur acaba?’ hayıflanmaları, bünyede gitgide etkisini gösteren özlem hissi ve nihayetinde sineye derin bir iç çekiş ile sona eren ayrılıklar... Hayatın evcilleştiremediklerinden, “Tebdil-i mekânda ferahlık yokmuş aslında.” diyenlerden olmama rağmen, yaşadığım şehre körkütük âşık oldum yıllar yılı.
Bu şehir insanı uzak kılıyor
 Derken, aşk hikâyelerinin olmazsa olmazı “Üçüncü şahıs” girdi araya. Önce çaktırmadan gösterdi kendini. Filmlerde, romanlarda, şarkılarda... En cilveli haliyle, göz kırpıp durdu. Cazibesine, karizmasına, seksiliğine kapılmamak mümkün değil. Okyanuslar ötesi bir elektriklenme mevzu bahis! Adı ise; New York! Uzun yıllar uzaktan uzağa seviştik durduk. Kimi zaman bir filmin karesi oldu baştan çıkarmaya çalıştı beni. Kimi zaman ise bir romanın arkasına gizlendi, göz kırpıp durdu hikâye boyunca. Kanın damarda durmadığı, daha on yedi yaşlarında başlayan ve yıllar yılı sürüp giden gizliden gizliye bir hayranlık besledim New York’a biraz imrenerek biraz da tiksinerek... Tiksinmek de imrenmek de kadar doğal; Dışarıdan da olsa New York’u biraz derinlemesine inceledin mi foyası ortaya çıkar çünkü. Meşhur “Secret”ın marifeti midir yoksa bizdeki “Bir şeyi kırk defa söylersen, gerçekleşir.” rivayetinden midir bilinmez ama her zaman ileride bir gün bir şekilde New York’ta yaşayacağımı hissettim. Ve oldu da...  Genelde hayranı olduğumuz sanatçıyla ilk kez kanlı canlı görüşümüzde başımıza gelir. O kişiyi, o kadar içselleştirmiş, içini kendimize göre doldurmuş ve o kadar farklı hisler yüklemişsinizdir ki gerçek halinden eser kalmamıştır artık. Ve “gerçek” haliyle tanıştığımızda cam funus kırılıverir ortadan. “Benim sevdiğim sanatçı bu değildi.” ler “Ben bunu böyle bilmezdim” ler... Benim hayran olduğum “kişilik” New York’la ilk kanlı canlı görüşmemde bu tarz cümleler pek havada uçuşmadı. Uçuşması da beklenmezdi zira. Şehirde daha uzun süre yaşadıkça, seni o korkutucu kaosunun içine çektikçe New York’un, tam da düşündüğüm gibi, sadece parlak ışıklardan, kalabalıktan ve 24 saat uyumayan şehirden ibaret olmadığını çaktım!
Bu şehir insanı hayli yoruyor 24 saat uyumadığı doğru! Öyle ki uykusuzluktan gözaltları şişmiş. Fazla tantanadan başı tutmuş ve makyajının altındaki derin yara beze izleri mevcut. Şehri çırılçıplak gördükçe, yerli/yabancı mülteciler tarafından duygusunun emilip tükendiğini görmemek elde değil. İki “Ah/Vah” seansından sonra bu şehir duygusuzlaştıran, kanını emip posasını ara sokaklara atanlar utansın diye sövüyorum. Fakat ortadaki etki/tepki olayını çözmek oldukça zor. New York mu bu şehirde yaşayanları duygusuz/tepkisiz mekanin birer robota dönüştüyor yoksa “fırsatlar ülkesi” sloganın etkisine kapılıp tası tarağı toplayarak, “tüketim”i kendine ilke edinmiş insanlar topluluğu mu New York’u bu hale getirmiş?
Evet, “tüketim” şehrin başlıca ilkesi! Kısa sürede ne kadar çok şey tüketebiliyorsan o kadar varsın demektir. Ne kadar hızlı o kadar iyi! Aşklar, barlar, teknolojik ürünler, sokaklar, insanlar... Herkes birbirini tüketme yarışında. Bir ay evvel sokakta herkesin elinde olan bir ürünü, ertesi ay kullanmak sanki yasaklanmışçasına ortalıkta yok. Valilikten çıkan gizli bir yasayla tedavülden kaldırıldığına dair şüphelerim bile oluyor kimi zaman. Tüketim yarışı insanları hızlı davranmalarına alıştırmış. Sokaklara bakın. Herkes koşturma halinde. Kimsenin ağız tadıyla sokak yürüdüğü, bir cafede kahve içtiği ya da seviglisiyle sarmaş dolaş yürüdüğü yok. Koştur babam koştur. Arkana bakmadan, daha hızlı... Her şey “fast food” misali... Sadece açlığı bastırmak niyetine... Fast Food, Fast Walk, Fast Sex, Fast Love... İlişkide karnın doydu mu... Hoop ötekine! Şehrin gizli sekizinci ölümcül günahı “tüketim”i yaratan hem şehir hem de insanlar aslında. Şehir, insanlara sonsuz seçenek ve özgürlük sağladıkça, özgürlük ve fırsatlar umuduyla buraya gelmiş, ruhunu şehre teslim etmeye çoktan gönüllü insanlar da kolayca özden uzaklaşıp duygudan yoksun, tek kullanımlık yaşamlar silsilesi içinde buluyorlar kendilerini. Kulağa çok mu acımasızca geliyor? Bunlar sadece herkesin bildiği ama dillendiremediği, hatta içlerinden bile söylemeye çekindikleri, yüzleşemeyen şehir gerçekleri! Açılışı şehrin en çıplak haliyle yapmış olsak da, kimi zaman en süslü kıyafetleriyle anlatacağız New York’u kimi zaman da hiçbir zaman kaybolmayacak en doğal haliyle...
“NYC2IST” in ruhuna/ karakterine tam da uygun bir biçimde yılın bir kısmını New York’ta bir kısmını İstanbul’da geçirerek, iki sevgilimle gayet mutlu bir hayat yaşıyorum şahsen. Onlar da bu durumundan memnun gibi =) New York’ta başlayan şehir günlüğü ileride “NYC-IST” hattında mekik dokuyarak devam edecek...
|