|
Tombiş yanakları, ancak Avrupa’da bir dağ köyünde yaşayan bir bebeğin sahip olabileceği giysileri ve saçları vardı. Bildiğin oyuncaktı işte.
Kolundan tuttumuydun odandan evin salonuna kadar yerde sürükleye sürükleye götürebilirdin. Ama sonra, sonra her şey değişti. Önce kağıt bebekler geldi. Önlenemez bir şekilde kendimizi kaptırdık. Küçücük ellerimiz birer moda tasarımcısınınmış edasıyla boş kağıtlara birbirinden farklı kıyafetler çizmeye başladı. Çünkü kırtasiyelerde satılan modeller artık bize yetmiyordu. İşte tatmin bilmez bu kaşıntı ta o zamanlar başladı. Arkasından Barbie’lerle saldırıya geçtiler. Bu sefer daha profesyonel bir dünyanın kapıları aralandı. Kıyafetler dikildi, hatta örüldü. Güzel kıyafetler giydirdiğimiz Barbie’ler o kadar muhteşem görünüyorlardı ki annelerimizin “sevinç” gözyaşları eşliğinde salonlarımızdaki baş köşeleri aldılar. Her hafta en sevdiğimiz takriben 5 Barbie farklı kıyafetlere bürünüp birer biblo edasıyla sergideki yerini alıyordu. Neyse sonra bizim bir köpeğimiz oldu da bu ayinlere bir son vermek zorunda kaldım. Annem çok üzüldü tabii. Sonra Barbie tatilde, Doğumgünü Barbie’si, Hintli Barbie, Barbie ve Melekleri – ay pardon o başka bir konu – derken büyüdük, atlattık neyse ki...diyemeyeceğim. Diyemeyeceğim çünkü bin beteri geldi. Aslında bin beteri nasıl geldi öğrenmenin en iyi yolu hikayeye kaldığımız yerinden devam etmek. Evet ne diyorduk? Büyüdük. Zac’la, Marc’la, Phoebe, Stella, Alexander, Diane, Anna, Alber ve diğer arkadaşlarımızla tanıştık. Onlar bize Barbie muamelesi yapıyordu. Tanrım sonunda Barbie olmuştuk, kağıt bebek olmuştuk. Lahana bebek misali büyüdükçe açıldık, serpildik. İstediğimizi giyebiliyorduk. Marc’ın şeker pembesi bluzunu Zara’dan bir pantolonla kombinliyorduk. Barbie’den öğrenmiştik. Beğendiğimiz bir Vera tuvaleti alamazsak diktiriyorduk. Kağıt bebeklerden öğrenmiştik. Bu arkadaşlar bize Barbie’yi tam unutturmuştu ki, Barbie bizi unutmadığını gösterdi ve “Designer Collection”ı çıkardı. Ne Anna Sui’si kaldı, ne DVF’i, ne Badgley Mischka’sı, ne Givenchy’si, ne Zac Posen’i.  Diane Von Fürstenberg Designer Collection Barbie
Badgley Mischka Designer Collection Barbie
Zac Posen Ken iken ve Zac Posen Designer Collection Barbie
Anna Sui Boho Designer Collection BarbieHepsi en ince detaylarına kadar düşünülmüş ve tasarımcısını yansıtan kıyafetler hatta aksesuarlar giyiyordu. Anna Sui Barbie sadece Anna Sui koleksiyonundan bir bluz giymekle kalmıyordu, ayağına o meşhur kelebekli Sui çizmelerden geçirmişti. Ağzımız açık kaldı. Hepsini ama hepsini istedik çünkü hiç bir zaman aynı anda sahip olamayacağımız tasarımların hepsine aynı anda sahip olma fırsatı yakalamıştık. Sonra gerçekten büyüdük. Evlendik falan. Her iki anlamda da. Salonunu süsleyeceğimiz kendi evlerimiz oldu yani. Gerçi benimki tam anlamıyla bir yetişkin evini yansıtmıyordu – hâlâ da yansıtmıyor. Tavanlardan sarkan kuklalar, koridor duvarlarını süsleyen çizgi film karakterleri, dolaplardan fışkıran minyatür ayakkabı koleksiyonlarıyla daha çok bir oyuncakçı dükkanı diyebiliriz. Büyümüş olmanın etkilerini gördüğümüz bir yer de var tabii: camlı köşe dolabım. İçinde birbirinden kıymetli porselen biblolarım, Franz’larım, Capo Di Monte’lerim. Peki modaya karşı tatmin bilmez kaşıntımı ve narin, az bulunur, zarif porselenlere olan merakımı sonuna kadar sömürecek yeni bir “oyuncak” yaratan kim oldu? Lanvin. Evet sanırım sadece benim için, ünlü Çin porselen markası Franz’la anlaşarak 6 farklı bibloyu hayata geçirdi. Herbirinin üstünde Lanvin modaevinin baş tasarımcısı Alber Elbaz’ın imzası haline gelmiş birer tasarım var. Herbiri el yapımı, tek tek boyanmış 800 adet sınırlı sayıda üretilmiş muhteşem Lanvin Porselen Bebekleri. İsimleri Miss Lanvin 1, 2, 3, vs. Hepsi şu anda Lanvin’in Paris’in meşhur Faubourg Saint Honoré Caddesi’ndeki kadın mağazasının vitrinini süslüyorlar. (Buradan Paris’te yaşayanlara sesleniyorum! Bir fotoğraf lütfen!) Elbaz, her sezon yeni bir 6’lıyla karşımıza çıkacak. Her biri $345 değerinde (ki siz o fiyatı ebay’e düşünce görün, şimdiden $600’lardan bahsediliyor!). Ben şimdiden salonun ortasını boşalttım, incir ağacı tohumlarını serpiyorum.
Hangi tasarımlardan bahsettiğimize gelince, 2007/08 Sonbahar/kış sezonundan kırmızı shift elbise, 2007 İlkbahar/yaz sezonundan iki tasarım: pembe askılı, siyah elbise ve rugan trençkot, 2006/07 Sonbahar/kış sezonundan üç tasarım: elbise içinde elbise varmış gibi görünen saten ve yün karışımı elbise, eteği balon siyah elbise ve meşhur kırmızı balon kollu mini elbise.
Aslında haksız bir girişim değil bu, hatta anlattıklarımdan sonra bu işe kalkışmaya en uygun modaevi olduğu konusunda onlara hak vereceksiniz. Lanvin’in kurucusu Jeanne Lanvin çocuklar için de kıyafet tasarlıyordu. (Hatta Lanvin logosundaki kadın ve çocuk Jeanne ve kızının ta kendisi olurlar efendim.) Jeanne aynı zamanda kadınlar için yaptığı tasarımları minyatür vitrin mankenleri üzerinde sergilemeyi severdi. Kısacası bu fikrin Elbaz’ın dahiyane fikri olduğunu değil, modaevinin zaten uzun zamandır yapmayı planladığı nostaljik bir pazarlama projesi olduğunu düşünüyorum.
Elbette bir dahaki 6’lıyı çıkartırken özellikle beklediğim tasarımlar var: 2008 Sonbahar/kış sezonundan mor koza elbise, 2007 İlkbahar/yaz sezonundan göğsünde sarı pli detaylı, boyundan bağlı siyah elbise, aynı sezondan üzerinde kadın suratı olan mini elbise ve yine aynı sezondan (JLo’nun da giydiği) tek omuzlu, cepli mini elbise, 2006 Sonbahar/kış sezonundan göğsü tül, siyah elbise, 2006 İlkbahar/yaz sezonundan üstü pullarla desen işli mor elbise, 2005 Sonbahar/kış sezonundan pelerin palto ve inci yakalı siyah elbise. Çok mu şey istiyorum? Hep bebekler dedik. Peki bu modaevleri hiç mi başka oyuncak tasarlamıyor diye bakınırken bir başka ex-aşkımı canlandıran modaevi Chanel oldu. Bir Cadde çocuğu olarak, her haftasonu ve her yaz tatilinde bisiklete binerdim. Her yere bisikletle giderdim, aslında demek ki sadece bisikletle gidilebilecek yerlere gidermişim. Bisiklet tam da kadın olmaya başladığım ve bunu reddettiğim, yani tam Barbie’lerle Marc’ın arasındaki zamana denk gelen ergenciklik yıllarımda imdadıma yetişmişti. Hâlâ da çok seviyorum. Bunu duyan Chanel ne yapıyor? Global ısınmayı bahane ederek bir bisiklet çıkartıyor, hem de 2008 İlkbahar/yaz sezonunun bir parçası olarak.
Yanlış okumadınız, kendisi bir sezon parçası ve bu yüzden sadece Chanel mağazalarında satılacak! Selesinde 2.55’in bir benzeri olan, her yeri Chanel logosu ve kapitonesiyle bezeli bu bisiklet de 6.200pound’luk etiketiyle bana incir ağaçlarını çağrıştırıyor.
Bu kadar sömürüden sonra çocukluk anılarımızdan geriye ne kaldı bilmiyorum. Ne bebeklerimin masumluğu kaldı, ne bisikletimin ilk genç kızlığı...bıdır bıdır bıdır gibi hüzünlü bir sonla bitirmek için yazmadım bunca şeyi! Kendinize gelin! Artık yeni oyuncaklarımız var. Çocukluğunuzu sömüren oyuncaklarla oynamak istemiyorsanız, yetişkinliğinizi sömüren oyuncaklarla oynayın. Kapın çantanızı, dalın Kanyon’a, gidin Nişantaşı’na, kaybolun Çukurcuma’da. Oralarda ne oyuncaklar var...yeni çocukluk anılarınız sizi oralarda bekliyor.
|