|
Uzakdoğu İncileri dizimizin ikinci bölümünde Özüm Kasapoğlu Bangkok'u anlatmaya devam ediyor.
2. GünSabah 07:00’a verilen uyandırma servisi henüz dinlenmemiş yorgun bedenimiz için tam bir kabus gibiydi. Hemen giyinip aşağıya indik çünkü rehberimizle anlaşmamıza göre bizi saat 08:00’da almaya gelecek ve dünyada eşi benzeri olmayan, BBC televizyon kanalının ana haber bültenlerine bile konu olmuş ‘Floating Market’ yani Yüzen Çarşı’ya doğru yola çıkacaktık.  Yüzen Çarşı Yüzen Çarşı aslında Bangkoklu’ların hayatının bir parçası, şehrin yarısı kanallarla kaplı olduğu için bir nevi Venedik vari usullerle alışverişlerini sağlıyorlar. Ancak Floating Market denen yer Bangkok’un 1 saat kadar dışarısında ve en büyük en egzotik olanı. Yol boyunca etrafımdaki ilginç yapıları ve o eşsiz yeşilliği seyrettim. Ne yalan söyleyeyim yolun yarısında da uyudum. :) Bir ara durduğumuzu hissettim ve gözümü açtığımda yol kenarındaki bir tesise geldiğimizi zannettim. Halbuki Hindistan Cevizi Çiftliği’ne gelmişiz.  Hindistan Cevizi Burada Hindistan cevizinden neler elde ettikleri ve onları nasıl kullandıkları anlatılıyordu. Öncelikle Hindistan cevizinin o berbat kokulu yağını hemen hemen her yerde kullanıyorlar; yemekler, kremler. . vs. Hayatımda böyle ağır bir koku duymadım ben. Ardından Hindistan cevizinin nasıl yetiştirildiğini, çiçeğini, tohumlarını ardından içinin nasıl oyulduğunu ve tabi ki kabuğundan nasıl eşyalar yapıldığını gördük. Ayrıca buradan Hindistan cevizi kabuğundan yapılmış gece lambalarından mutfak gereçlerine kadar çok orijinal eşyaları satın alabilirsiniz. Burası biraz turistik olduğu için fiyatlar yüksek ama pazarlık her daim mevcut. Biz 2 adet mutfak gereci olarak kepçe aldık. İkisine pazarlıksız 300 baht verdik. Ardından annemin kuzeni pazarlıkla aynı şeyleri 150 bahta alınca içimize çok oturdu tabi. Acemilik dedik öyle avunduk!Bu tezgahların hemen yanında ise orkide tohumları satılan bir dükkan vardı. Onlarca çeşit orkidenin arasında başımız dönerek gezdik. En sonunda annem dayanamayıp iki adet değişik çeşit orkide tohumu aldı. Tohumları cam bir şişenin içinde ağzı kapalı olarak veriyorlar. Yanında da yetiştirme kılavuzu veriyorlar. Ama biz satıcı bayandan ne yapılması gerektiğini detaylarıyla öğrendik. Bu orkideler şişenin ağzına gelene kadar o şişede kapalı olarak durmaları gerekiyor. Ardından şişeyi kırıp bir saksıya ekiyorsunuz. Saksı mutlaka gölgede ve sıcak bir ortamda durmalı. En ilgici ise orkide asla toprağa ekilmez mutlaka odun kömürüne ekilmeli. Evet yanlış duymadınız, uzak doğu gezimizden öğrendiğimiz en ilginç detaylardan biri de budur. Orkide saksıya ekilirken ya ağaç kabuğuyla birlikte odun kömürü ya da sadece odun kömürüyle ekilirmiş. Denedik gördük ve aynen doğrudur!Normalde uzak doğudan dışarıya bitki çıkarmak yasak, özellikle de orkide, ancak annem bir şekilde gizli gizli çıkardı çünkü o bir orkide hastası ve yıllardır evde orkide yetiştiriyor.  Kanal Hindistan cevizi çiftliğini arkamızda bırakıp Yüzen Çarşı’ya doğru ilerlemeye devam ettik. Zaten çok yakındı ve 15 dakika sonra bir ormanda bulduk kendimizi. Her yer Hindistan cevizi ve muz ağaçları doluydu ve bu tropikal ormanı iki yakaya ayıran büyük bir kanal mevcuttu ortada. Egzotik gondol vari motorlarla yolculuğumuz başladı. Herkes nereye bakacağını neyin fotoğrafını çekeceğini şaşırmıştı. O kadar huzurluyduk ki…Ara ara baraka evler ve orada yaşayan fakir ama mutlu insanlar bizi karşılıyordu. En dikkatimi çeken şey ise en vasat evde bile bir çiçek bir renk mutlaka vardı. Her evin kanala merdiveni var. Bazen kanalın suları yükseliyormuş ve evleri su basıyormuş. Ama insanların pek de umurunda değilmiş, onlar burada yaşamaktan mutlular. Ticari zekası gelişmiş bazı Taylandlı’lar ise bu baraka evleri biraz düzenleyip pansiyon haline dönüştürmüş. Neyse ki görüntüyü bozmamışlar.  Floatıng Market Yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuğun ardından her yerde karşımıza çıkan Kralın resmi ve ilk defa karşılaştığımız ‘Wellcome to Floating Market’ yazısı beliriverdi. Her yerde bu motorlar ve içlerinde eşyalar, yiyecekler satılıyor. Kimileri de orada hazır yemekler yapıp satıyor. O kadar büyülü bir manzara ki. Bu kültüre olan hayranlığınızı perçinliyor. Motordan inip çarşının etrafında yapılan, köprülerle bağlanan çarşıya giriyoruz. Burada hediyelik eşyalar, yiyecekler ve özellikle çeşit çeşit meyve sunuluyor size. Fiyatları gayet normal. Pazarlık usulu muhteşem şeyleri çok ucuz fiyatlara alabilirsiniz. Öğlen yemeğinizi de orada meyvelerle yaparsanız hem enerji almış olursunuz hem de oldukça keyif alırsınız. Burada yaklaşık 2 saat kadar kaldık. Çok büyük bir yer olmadığı için 2 saat çok rahat yetiyor. Alışverişimizi de yaptıktan sonra artık gidelim dedik çünkü burada boşa geçireceğiniz 1 dakika bile çok büyük bir kayıp. Şehri gezmemiz için sadece 1 günümüz kalmıştı ve acele etmeliydik. Rehber bizi araca ulaştırmak için çarşıdan bağlanan ve çarşının devamı olan tünel gibi yerlerden geçirdi. Bunların hepinsin içi yine alışveriş cennetiydi ve satıcılar inanılmazdı. Hepsi bir tarafınıza yapışıyor ve almanız için yalvarıyorlar. Bir yerden sonra koşmaya başladım ve arkamdan iki Taylandlı kadın koşmaya başladı. Annemi en son gördüğümde ise ayaklarına ve kollarına yapışmış yaklaşık 4 Taylandlı vardı. Bu komedinin ardından sağ sağlim araca vardık derken karşımda 3 tane Taylandlı kız çocuğu çıkıverdi ve biri ayağıma diğer ikisi kollarıma yapıştı. Ellerinde kitap ayıraçları ve boya kalemleri vardı onları satmaya çalışıyorlardı, bir ellerine de fiyatını yazmışlardı. Bir tanesi o kadar acıklı ve içten baktı ki, en sonunda pes ettim ve elindeki boya kalemlerini 50 bahta aldım. Çok sevindi hemen koşup biraz ilerdeki annesine parayı götürdü. Ama benim de bir isteğim vardı!Yanına gittim ve fotoğraf çektirmek istediğimi söyledim. Hemen geldi ve sarılıp bir güzel fotoğraf çektirdik. Daha sonra baktığımda geziden kalan anılar arasında benim için neredeyse en anlamlısı bu olmuştu. 50 baht yaklaşık 1, 5 ytl gibi bir para ediyor. Benim için önemi olmayan ama onun yaklaşık 3 günlük yemeğini karşılayacak bir para…Bu duygusal sahnelerin ardından annem anca kendini toparlamış ve elinde poşetlerle gelmişti araca. Anlaşılan savaştan o mağlup çıkmıştı. Aldıklarını arabada gösterdi hepimize ve kaşmir bir şalı 1800 bahttan 200 bahta indiren insan olarak tarihe geçti kendisi.  Atelye  Atelye Şimdiki durağımız yine yol üzerindeki Tika Ağacı Atölyesi’ydi. Bu ağaç yeryüzündeki en yumuşak ağaç ve o yüzden üzerinde oyma işleminin en rahat yapıldığı ağaçtır. Dünyada bir tek burada yetiştiği için özeldir. Bu atölyede bu ağaçtan yapılan şaheser niteliğindeki mobilyalar ve tabloları görüp aynı zamanda satın alabilirsiniz. Satın almak isterseniz seçtiğiniz parça 4 ay içinde gemiyle size teslim ediliyor. Açıkçası bu sanata bu emeğe biçilen değer o kadar azdı ki. Basiretimiz bağlandı ve alamadık ama örnek vermek gerekirse bir oturma grubu ve masa takımı 5000$ ile 10000$ arası değişiyor. Dolaplar da 1500$-5000$ arası değişiyor. Dünyanın dört bir yanından insanlar buradan evlerine muhteşem eşyalar alıyorlar. Özellikle yeni evli çiftler buradan alışveriş yapıyorlarmış. Bu ağacın diğer bir özelliği ise kabukları suda ezilip sonra da kurutulunca ve bir takım işlemlerden geçince papirüs gibi bir kağıt elde edebiliyorsunuz. Bu aşamaları da bu atölyede canlı canlı izleyebiliyorsunuz. Bu sefer alışveriş yapmasak da bir çok bilgi ve güzel fotoğraflarla yolumuza devam etmek üzere atölyeden ayrıldık. Artık şehre dönme vaktiydi. Rehber bizi otele bıraktı Duşumuzu alıp üstümüzü değiştirerek saat 14:00 civarında kendimizi Bangkok sokaklarına attık. Zaman kısıtlı olduğu için önce ulaşımı taksiyle yapmaya karar verdik. Bu arada Bangkok’ta taksiler çok ucuz. Aynı zamanda taksi yerine pazarlık usulu çalışan Tuk Tuk denen araçlar da var. Tuk Tuk aslında bizim bildiğimiz motorların arkasına pikap takılmış halidir. Biz otelden çağırdığımız taksiye bindik ve Bangkok’un adeta simgesi haline gelen Siam Paragon alışveriş merkezine gittik. Siam’lar 3 tane alışveriş merkezi aslında. En büyüğü ve dünyaca ünlü markaların yer aldığı Siam Paragon, Siam Center ortada ve en küçük olandır ve Siam Square’dir. Ama Siam Center’a girmenizi tavsiye ederim çünkü fiyatlar hem çok uygun hem de çok orijinal şeyler bulabilirsiniz. Özellikle ayakkabı konusunda muhteşem diyebilirim. Ben yaklaşık 3 adet ayakkabı aldım buradan ve 3’üne toplam 500 Baht verdim. Yani 15-20 ytl arası bir şey. Ayakkabıların hepsi kaliteli ve çok şık. Ucuz olması kalitesizliğiyle doğru orantılı diyemeyiz asla. Kaldı ki Siam’lar Bangkok’un Akmerkez’i gibi yerler. Burada saatin nasıl geçtiğini hiç anlamadım ve saatin 18:00 olduğunu gördüm. Uçakta tanıştığım Bangkok’lu bir hostes bana gezilecek yerler listesi yapmıştı ve bunların arasında ısrarla gitmelisin dediği MBK alışveriş merkezi vardı. Buranın methini daha önce de duymuştum. Söylenenlere göre burası bir cennetti. Zaten Siam’ların hemen karşı çaprazında bulunuyordu ve üst geçitten yürüyerek biz de MBK’ya ulaştık. Üst kapıdan girdiğimiz için henüz zemindeki hazinenin farkında değildik. Zaman kısıtlı ve binalar çok büyük olduğu için bir buluşma yeri ve saati kararlaştırıp dağılıyorduk. Burada da aynı şeyi uyguladık. Babam o sırada zemin kata inmiş ve buluşma yerinde bizi alıp oraya indirdi. Binlerce ayakkabı, çanta ve ıvır zıvır aklınıza gelebilecek her şey. Burası tam bir ayakkabı cenneti!Fiyatları ise bizi şaşkınlıktan aptallaştıran cinsteydi. 3 çift çok şık ayakkabıyı 199 Bahta alabileceğiniz gibi genelde dükkanların hepsinde tek bir ayakkabı max 199 Bahttı. Converse’ler ise modeline göre değişiyordu ama Türk parasıyla 20-30 ytl arası değişiyor. Aklınıza takılan soruya hemen cevap vereyim kesinlikle orijinal Converse’lerden söz ediyorum. Çünkü sahteleri 5ytl’ye satılıyor.  Meyveler  Meyveler Çılgın! bir alışverişin ardından yorgunluk ve midemizden gelen ilginç sesler artık otele gitmemiz gerektiğini söylüyordu. Biz de MBK’daki bir süpermarkete gidip yanımızda getirdiğimiz konservelere ilave olarak yemek için bir şeyler aldık. Meyveler inanılmaz ucuz ve değişik olduğu için hepsinden birer poşet alıp denemeye karar verdik. Çıkışta taksi bulmakta oldukça zorluk çektik çünkü akşamları taksiler de pazarlık usulü çalışıyor. Taksimetre açmıyorlar. Bizdeki gece tarifesi yerine öyle bir sistemleri var. Nihayet bir tane iyi niyetli taksici bulup taksimetre açtırdıktan sonra otelimize döndük. Odamıza gidip elimizdeki poşetleri bıraktığımızda çıkan manzara oldukça komikti. Sanki ticarete gelmişiz gibi bir izlenim uyandırıyordu. Yemek için annemlerin odasına geçtik, dolmalar, kızartmalar, barbunyalar ve Uzakdoğu meyveleri…Mönümüz zengindi. Meyveler arasından en çok Rambutan ve Mangosten hoşumuza gitti. Dragon Fruit ise oldukça tatsız tuzsuz bir şeydi. Su gibiydi açıkçası. Ama deneyebilirsiniz. Bugünlerde Türkiye’de Makro gibi büyük süpermarketlerde de bu meyveleri görebilirsiniz. Ama Dragon Fruit kilosu 63 ytl’den, Rambutan’ın 4 tanesi paket içinde 8 ytl, Mangosten’in yine 4 tanesi paket içinde 14 ytl’ye satılıyor. Bu rakamlar oldukça gülünç geldi bana. Mangosten’in içi aynı bir sarımsak gibi. Sadece dışı satılsa bir çok insan sarımsak diye alabilir. Ama tadı çok tatlı ve inanılmaz yumuşak. Rambutan ise kırmızı bir kirpi gibi çok çılgın bir tipi var. Onun da içinden üzüm şeklinde bir şey çıkıyor. Tadı da üzümü andırıyor zaten. Herkese bir rehavet çökmüştü ama saat 22:30 civarı olmasına rağmen hala gezmeye vakit var diye düşündük ve hemen giyinip aşağıya indik. Bangkok’un 2. en büyük gece pazarı olan Suenyum (Yazılışını bilmediğim için okunuşunu yazıyorum) Pazarı’na gittik. Burası Pat Pong’dan daha ferah ve daha güzeldi. Yine hepimiz dağıldık bir yerlere çünkü 1 saat kadar bir vaktimiz vardı, saat 24 ‘te pazar kapanıyordu. Kaldı ki biz gittiğimizde bir çoğu toparlanıyordu. Yetişebildiğimiz kadar bir şeyler aldık. Örneğin ben çok sevimli, bir ev terliği ve 2 adet bikiniyi toplam 550 bahta aldım. Yani 2 bikini bana toplam 15 ytl’ye denk gelirken terliğim sadece 1, 5 ytl’ye denk geldi. Burayı da hallettik diyerek yine iyi niyetli bir taksiciyle otelimize döndük. Yolda gelirken içimizden biri otelin havuzu varmış girsek mi diye bir fikir attı ortaya. Aslında hepimiz çok yorgunduk ama bir yandan da akşam girmenin keyfi daha farklı olduğundan ve belki iyi gelir düşüncesiyle hemen giyinip aşağıya indik. Otelin sadece en alt katta bir kapalı havuzu olduğunu öğrendik. Çok büyük ve aydınlatması çok güzel bir havuzdu. Ben otellerde kaldığımda otelin sana sunduğu tüm imkanlardan faydalanmam gerektiğini hissediyorum nedense. Havuza da girdikten sonra artık yatalım dedik, ertesi gün serbest günümüzdü ve hepimizin kafasında MBK’da bıraktıklarımız vardı. Sabah 09:00’a uyandırma servisi verdik. Mutluluk, yorgunluk ve yenilenmenin verdiği huzurla o meşhur otel kokan beyaz çarşaflı ve yumuşacık yataklarımıza doğru yol aldık… Not: 12 Ağustos Kraliçenin doğum günüdür. Eğer bu tarihte Bangkok’da bulunursanız Kraliçe için düzenlenen kutlamalara ve alışveriş merkezlerinde özel indirimlere denk gelebilirsiniz. Ayrıca Budha inancına göre haftanın 7 günü gökkuşağının 7 rengini temsil eder. Kraliçenin doğduğu güne mavi, kralınkine de sarı rengi denk geliyormuş. Haftanın bu günlerinde tüm devlet memurları sarı ya da kraliçeninkine denk gelmişse mavi renkte üniforma giyiniyorlar. Biz kraliçeninkini gördük her yer adeta maviye bürünüyor. Hatta bazı evlerin çatıları kraliçe şerefine mavi renkte yapılmış. Ayrıca kraliçe tüm annelerin annesi sayıldığı için onun doğum günü aynı zamanda anneler günü olarak da kutlanıyor. Bu da hem şöleni hem de indirimleri 2 katına çıkarıyor. Benden söylemesi ;) |