|
Online sohbetler serimizin bu seferki konuğu Türkiye'nin ilk kadın stand-up'çısı, oyuncu Pelinsu Pir oldu.
Turizm eğitimi alırken sizi tiyatro dünyasına iten neydi? “Sizi iten…” Bu çok hoş, çünkü genelde “sizi çeken neydi…” gibi bir cümle kullanılır. Kendimi bildim bileli tiyatro aşığıydım. Oyunlar okur, kendi kendime ya da arkadaşlarımı zorlayarak oyunlar çalışırdım. Bir oyun seyretmeye gittiğimde oyuncular kadar heyecanlanan, sürçmelerinden onlar kadar korkan, alkış aldıklarında onlar kadar sevinen, selama çıktıklarında bekli de onları tek kıskanan insandım. Bir tuhaflık var diye düşündüm bir gün. Yanlış takımın tarafındaydım, doğru yerde bulunmuyordum… Ben seyirci koltuğunda değil sahnede olmalıydım. Bize biraz ilk oyunculuk günlerinizden bahsedebilir misiniz? Bir gün tesadüf eseri Ali Poyrazoğlu’nun oyunculuk kursu açtığını öğrendim. Bir parça hazırladım ve büyük gün geldiğinde tiyatroya gittim. İçerisi ana baba günüydü ve dedim ki kendime “Pelinsu hiç şansın yok kızım, arkana bakmadan kaç buradan…” Ve nitekim kaçtım da… Gezindim sokaklarda… Eve dönerken tekrar tiyatronun önünden geçtim (Evim tiyatronun yakınlarındaydı). Akşam olmuştu, girdim tiyatrodan içeri, kimse kalmamıştı… Son aday adayı içerden çıktı ve biri gelip bana “Sallanma! Sıra sende!” dedi ve ben ne olduğunu anlayamadan sahnedeydim. Parçamı oynadım ve tamamdır dediler. Onlar için tamam mıydı bilmem ama benim için tas tamamdı. Gerçek yerimi bulmuştum.
Sonra bir yıllık bir kurs dönemi, oyunlarda alınan ufak tefek roller derken, bir gün oyunda baş rol oynayan bir oyuncu rahatsızlandı. Ne olacak, kim oynayacak, eyvah, denirken Ali Poyrazoğlu “Pelinsu” dedi. Ben arkama baktım, “Kim?” dedim. “Sen” dedi ve ben kendimi tuvalete kilitledim korkudan. Sonra Altan abi geldi, Altan Erbulak, kapının arkasından bana “Kızım, bu en çok istediğin şey değil miydi? Pelinsu, ya şimdi ya da hiç bir zaman…” dedi ve o akşam ben o oyunun başrol oyuncusu olarak sahnedeydim .Tabi ben şanslıydım doğru yerde doğru zamanda ve doğru insanların arasındaydım.  Türkiye’nin ilk kadın stand-upçısı ünvanına sahipsiniz. Stand-up yapmaya nasıl karar verdiniz? Stand up… Bana bu işi yapmam hem arkadaşlarım hem de bu işin organizasyonunu yapan yapımcılar tarafından yıllarca söylendi, ısrar edildi.Açıkçası bana da cazip geldi. Düşünsenize en mutlu olduğunuz ve en şımardığınız yerde, yani sahnede, size tek başınıza şımarma teklif ediliyor. Ama ben biraz beklemekten yanaydım. Önce başka bir kadın başlasın bir rakip olsun sonra diye… Ama nerdeee!... Bekle bekle kimse çıkmadı, “e napayım benden başka deli yok herhalde” diyip attım kendimi ortaya. İyi ki de atmışım yoksa hala bekliyor olacaktım başka birinin çıkmasını. Stand-up gösterinize kadınlardan ne gibi tepkiler geldi? Biz biraz anarşist bir iş yaptık. Zor bir deney olacaktı. Çünkü hem ilk kez bir kadın stand up yapacaktı, hem de -bugüne dek yapılmamış bir şey- o kadın sahnede hem erkeklerin, daha çok da kadınların, yani hem cinslerinin komplekslerine ve egolarına belden aşağı vuracaktı. Üstelik bunu gerektiğinde bir erkek gibi argo ya da sokak ağzı kullanarak yapacaktı. Zordu açıkçası. Ben gösterimi şehirli kadın, kırsal kesim kadını diye ayırarak yapmadım. Amacım kadını anlatmaktı. Her kesimin kadın olarak aşağı yukarı dertleri aynıdır. Kıskançlık, dedikodu her yerde aynıdır kadın için, değil mi? Kadınlar ilk önce sakladığımız ya da silah olarak kullandığımız şeylerin açıkça söylenmesine bir şaşırdılar. Yanlarında oturan eşleri ya da sevgilileri ise benim eli öpülecek bir insan olduğumu düşünüyorlardı. Ve “anlat anlat da anlasın, ben söyleyince anlamıyor” der gibi bakıyorlardı. Ama unuttukları bir şey vardı ki ben de bir kadındım ve aslında diğer kadınlar vasıtasıyla aslında kendimi anlatıyordum. Bunu az sonra anlıyorlardı anlattıklarımda. İşte o zaman “e ne yaptın be güzelim, hani aynı taraftaydık” bakışı beliriyordu gözlerinde. Herkes memnun çıkıyordu gösteriden. Tabi özellikle kadınlar… Onları temsil eden, söylemek isteyip de söyleyemediklerini anlatan, kadınların da bu işi yapabildiğini gösteren bir hemcinsleri vardı. Fransızca’da comédienne kelimesi sadece komedi rollerini değil aynı zamanda dram rollerini de canlandıran oyuncular için kullanılır. Bizim ülkemizde komedi ve dram oyunculuğu arasında keskin bir ayrım olmasının sebebini neye bağlıyorsunuz? Çok da keskin bir fark olduğunu düşünmüyorum. Ülkenizde hem komedi hem de drama oynayan bir dolu oyuncu var. Çok da başarılılar. Bu bence bir tercih nedeni olabilir sadece. Kendini dramada daha iyi ve başarılı hissediyorsan onu yaparsın. Ha tabi bir de yapımcılarda ya da yönetmenlerde şu şartlanma var: “Bu adam hep komedide oynadı, bence dramada olmaz” gibi ki bence bu çok önyargılı ve kısır bir yaklaşım. Bir oyuncu iyiyse iyidir zaten. Bunun komedisi draması olmaz. Bu galiba bizlere iş veren insanlarla daha doğru orantılı. Size inanması gerekiyor. Yani bu çok oyuncunun elinde olan bir şey değil. Ben hiç zannetmiyorum ki komedi oynayan bir oyuncuya bir drama teklif edildiğinde “Yok, ben bunu yapmam sadece komedi oynarım” diyeceğini. Örneğin ben yıllarca öyle denk geldiği için komedi dizilerinde ya da oyunlarında oynadım. Kaldı ki hiç birimize komedi ya da drama oyuncusu olarak eğitim verilmedi. Sadece genel olarak oyunculuk eğitimi aldık ve ben bir gün dedim ki “Ne oluyor ya, niçin drama oynamıyorum?” dedim ve bu isteğimi de bir yapımcıya söyledim. Tamam denildi ve epeydir de dramalarda oynuyorum. Ve sanırım ki komedide olduğu kadar bu işte de başarılıyım. Oyuncuya şans tanımak lazım ki kendini yenileyebilsin. Tiyatro, dizi, sinema oyunculuğu ve stand-upçılığı aynı anda yürüten birisiniz. İçlerinde en keyif aldığınız hangisi? Benim derdim oyunculukla. Tiyatro, sinema, dizi, stand up, komedi, drama, hiç fark etmiyor. Oynadığım sürece mutluyum. Tek endişem şu olur; her ne yapıyorsam en iyi biçimde, hakkını vererek o işin altından kalkmak. Ama derseniz ki vazgeçilmeziniz, aşkınız bunlardan hangisi?... Ee, tabiî ki tiyatro. Sahneye adım atmadan önce uyguladığınız bir ritüel var mıdır? Oyundan önce yalnız kalmayı severim. Hiçbir şey düşünmem, kafamı boşaltırım . Ve sahneye çıkarken üç kez dekora vururum ve tanrıdan beni utandırmamasını dilerim. Tiyatrocu olmak isteyen gençlere neler önerirsiniz? Sevmek. Önem vermek. Hakketmek. Okumak. Araştırmak. Seyretmek. Öğrenmek. Çalışmak. Çalışmak. Daha çok çalışmak. Sizce yeni nesil oyuncular birbirine yeterince destek veriyorlar mı? Ben verdiklerini düşünüyorum. Bir çok projede paslaşarak çok güzel işler ortaya çıkartılıyor. Fikir alışverişleri yapılıyor. Yapılan işlerden sonra herkes meslektaşlarını arayıp yorum istiyor. Aslında galiba her meslekte de aynı şeyler oluyor. Sanatın resim, ya da müzik gibi diğer dallarıyla aranız nasıl? Sanatın her dalıyla elimden geldiğince, vaktim olduğunca ilgilenmeye çalışıyorum. Biraz öğrenmeye açım galiba. Edebiyatla ilgilenmeye çalışırım. Sadece kitap okumak değil o kitabı yazanlarla da , tabi ulaşabileceklerim ve tanıdıklarımla, oturup kitap hakkında sohbet ederim. Tabi bir çok edebiyatçı arkadaşımın olması bir şans. Müzikte sadece dinleyici olarak kalmayı tercih ediyorum. En büyük hayalim süper şarkı söyleyebilmekti ama ne yazık ki iyi bir kulağım olmasına rağmen parçaları resitatif okumaktan ötesi sesim insan sağlığına zararlı olabilir… Resim en büyük ilgi alanlarımdan biri… Tabi sadece izleyici ve ufak çapta bir koleksiyoner olarak… Çok sergi ve atölye gezerim. Ve yine edebiyat konusunda şanslı olduğum gibi bu konuda da çok şanslıyım. Çünkü Türkiye’nin önde gelen ressamları iyi arkadaşlarım ve onlardan birçok şey öğrenme lüksüne sahibim. Oyunculukta gerçekleştirmek istediğiniz hedefler nelerdir? Daha iyi bir oyuncu olabilmek, kendimi sürekli yenilemek ve aşmak… Farklı işler yapmak, yaptığım işleri en iyi şekilde yapabilmek. Mecbur olduğum için değil içime sindiği için bir şeylerde var olmak. Kariyerinizde kendinize örnek aldığınız bir isim var mı? İnanın bana örnek aldığım kimse yok ama çok beğendiğim işine saygı duyduğum bir sürü oyuncu, tiyatro adamı, sinemacı var. Uzun bir süre Cihangir’de yaşadıktan sonra Moda’ya taşındınız. Bu mekan değişikliğinin hikayesini bizlerle paylaşır mısınız? Ben Cihangir’de doğdum ve büyüdüm. Tabi her yer gibi eskiden orası da bambaşka bir haldeydi. Benim için eski hali her zaman yeğdir. Fakat bir süre sonra beni çok yormaya başladı. Büyük bir kalabalığın içindeki yalnızlık duygusu, sürekli bir şeylere yetişme telaşı, kendinden çok başkaları için yaşama, sürekli deşarj olup şarj olamama artık ağır gelmeye başladı. Sonra bir gün, bir arkadaşım “Ya gel bir Moda’ya gidelim” dedi. Beyoğlu’nda yaşayanlar için Kadıköy yolu inanın Ankara kadar uzak gelir. Dolayısıyla ben Moda’yı bilmezdim. Sanırım bahardı… Moda Caddesi’nde yürürken ıhlamur kokuları arasından denize ulaştık. Sükunet. Çok kalabalıktı, insanlar konuşuyorlardı ama rahatsız edici ses yoktu. Kimsenin acelesi yoktu. Kimse kornaya basmıyordu ve herkes birbirine selam verip gülümsüyordu. “Nasıl ya!” dedim “Burası gerçek değil. Bir film seti gibi… Her şey bu derece düzgün olamaz…” Truman Show gibi… Ayrılmak istemedim ve geri dönerken bir ev gördüm. “Ben bu evde oturmak istiyorum” dedim kendime… Sanırım üç ay sonra da o eve taşındım. Tipik bir gününüz nasıl geçer? Çok geç kalkmam genelde. Kalkar kalkmaz mutlaka kahvaltı ederken gazete okur bir yandan televizyonda haber izlerim. Sonra eşofmanlar giyilir, uzun bir yürüyüş başlar ama ciddi uzun… İki saat kadar yürüyüş… Eve dönülür, günlük telefonlar edilip işler halledilir, kitap okunur… Tabiî ki vazgeçilmezimiz bilgisayar ve internet… Surf yapılır, sürekli yeni tiyatro tekstleri araştırılır, bulunur, getirtilir. Eğer Türkçe değilse onlar çevirtilir ve okunur. Arkadaşlarla görüşülür. Yemek yapmayı severim. Örneğin çoğu zaman kendi icadım olan yemekler pişirilir. Genelde ev insanı olduğum için ya arkadaşlar gelir ya ben giderim. Yemek yenir, oyunlar oynanır… Daha önce de söylediğim gibi benim oyuncu arkadaşımdan çok ressam ve edebiyatçı arkadaşlarım var. Onlarla sanat ve edebiyat üzerine konuşulur… Çok erken uyuyamam, yatmadan mutlaka bir şeyler okunur ya da bir dvd seyredilir. Tabi bu bir tatil günü için geçerlidir. Çalışıyorsam kalkılır bir şeyler atıştırılır, sete gidilir, çalışılır, aralarda kitap okunur, tekrar çalışılır, sabah itibariyle set biter, eve gelinir ve yatılır, ertesi sabah tekrar sete gidilir vs vs. İstanbul’da bulunmaktan hoşlandığınız semtler ve mekanlar arasında hangileri var? Ben İstanbul’u çok seviyorum. Her yerinin tutkunuyum. Ama ille de bir yerler söylemek gerekirse Arnavutköy, Çengelköy, Rumelihisarı, Caddebostan Sahili, Moda, Beyoğlu ,Sultanahmet diyebilirim . Göztepe sahilinde bir çekek vardır, orda dalga sesleri eşliğinde çayımı içmek ve bir şeyler okumak, Moda Çay Bahçesi…Eminönünde dolaşmak… Cadde’de (Bağdat Caddesi… Kısaca “Cadde” der buralılar) Carpe Diem’de ya da Divan da öğle yemeği yemek, Nevizade Sokağı’nda Neyle Meyle’de olmak... Ayrıca sevdiğim insanlarla her yerde olmak. Günlük hayatınızda nasıl giyinmekten hoşlanırsınız? Vazgeçemem dediğiniz markalar var mı? Sadece rahat olmak isterim. Günlük hayatımda genelde eşofman türü şeylerle görünürüm. Süslü, taşlı yada çok renkli giysiler sevmem . Takı olarak genelde sadece yüzük takarım. Toka ve çanta saplantım vardır . Geceyse sade ve siyah giysiler tercih ederim. Marka tutkum yoktur. Neyi beğenirsem onu alırım. Zaten çok alıveriş yapmayı sevmem. Genelde aldığım şeyleri denemeden alırım. Dediğim gibi benim için birinci sırada içinde kendimi rahat hissettiğim giysiler önemlidir ama çok zor beğenirim. NYC 2 IST okuyucularına internet sayesinde ulaşan bir dergi. Sizin internetle aranız nasıl? Bilgisayarı sadece bir şeyler araştırmak, okumak, maillere bakmak, mail atmak için kullanıyorum. Benim için bir araç sadece. Onun dışında terminolojisiyle ilgili pek bir şey bilmem. Yani orta halli bir kullanıcıyım ama gördüğünüz gibi sizinle buradan röportaj yapmayı başarabildim. Şu sıralar neler yapıyorsunuz, ufukta yeni projeler var mı? Olmaz mı? Bende proje bitmez. Şu anda Amerika’dan getirttiğim ve çevirisi yapılmakta olan iki kişilik bir tiyatro teksti üzerine çalışıyorum. Kadınlar ve erkeklerle ilgili bir program yapmak istiyorum… Yani yine ilişkiler… Onu yazıp çiziyorum. Gelen dizi senaryolarını okuyup karar vermeye çalışıyorum. Ufak bir cafe açmak istiyorum vs vs… Ama çok müşkülpesentimdir ve seçiciyimdir o yüzden hiçbir şey için acele etmiyorum. Sırada Marcel Proust’un anketinden yola çıkarak hazırladığımız sorular var. Sık sık kullandığınız biz sözcük var mı? Varsa nedir? Canımın içisi… kocaman öptüm… nası yani… kuşum… En büyük lüksünüz nedir? Dilediğim gibi, huzurlu yaşayabilmek.. Şu anki ruh haliniz nasıl? Ruh halim mi? Aman tanrım, ayıp oldu… Şu röportajı bir an önce bitirmeliyim… Panik panik!... Karakterinizin en belirgin özelliği nedir? Biraz tuhaf olacak bunu benim söylemem ama dürüstlüğüm ve adalet duygum. En sevdiğiniz yazarlar kim? Truman Capote, Edgar Alan Poe, Boris Vian, Hanif Kureishi
Pelinsu Pir’e içten ve samimi cevaplarıyla son derece keyifli bir hale dönüştürdüğü bu röportaj için bir kez daha teşekkür ediyorum. Başka bir online sohbette görüşene kadar, New York’tan Sevgilerle Rana Solaker |